Aile

Üşüyen Ruhlar

        Yok gibi yaşamak, insanların onulmaz yarası. Büsbütün kalbin duvarlarını yalayan gurbet, bir devrin vebası. Çağ karanlık, çağ puslu ve kasvetli, bu çağ tükenen insanlığın çağı.

Korkulu bir rüyada gibiyiz, can yakıcı bir kâbus. Boş bir oda. Boyası kurumuş, çatlamış. Muhtelif yerlerde döküntüler. Köşelerde, duvar diplerinde kâh benek benek küçük daireler halinde, kâh bütün alanı kaplamış kara lekeler. Kir, pas , toz , ağır bir koku. Penceresi yok, kapıda sağlam kilitler. Odanın ortasında, tavandan sarkan bir kablo.Göz kamaştıran bembeyaz bir ışık. Zeminde parlak mermer, cam gibi, bakınca tersini gören göz. Ne bir koltuk, ne bir tabure ne de iskemle. Yok hiçbir şey yok. Bomboş, ıpıssız, tenha. Çaresizlikten çıldırma kıvamına ulaşmış, başı elleri arasında bir köşeye sinmiş, dişleri gıcırdayan bir insan. Çok sonra anlıyor ki , bu daracık, boğucu mahbesi arzulayan da kendisi. Demir kapıya kilit vurup, anahtarı alt aralıktan dışarı itekleyen. İçini gurbete nikahlamış bir iradenin tasavvurudur anlatılan. Kendine hasretliği çoğalmış, özlemi özüne olan bir irade, irademiz.

        Şimdilerde çelimsiz esintili rüzgarlar bile ruh dünyamızı tahrip etmeye yetiyor. Sisleri dağıtacağını vadedip kara bulut yığan rüzgarlar. Ruh dünyamız, ruh bezirganlarının cirit oynadığı kurak arazi, yitik çöl, terk edilmiş bir şehir. Serabına susamış, vahasına düşmanız bu çölün, çölümüzün. Neden böyleyiz? Ehlileştirildik. Bizler ruh bezirganlarının güttüğü itaatkâr köleler, seyyar gafletler. Masum zihnin, mazlum bir zihnin iffetine üşüşen bu eli kanlı, dili tatlı tacirlerin biteviye telkini; uyuşarak varolabilirsiniz ancak, çağ ile uyuşarak.

        Uyuşmak fikri, çok sesli eylem olarak yansıyor hayata. Sesimizi duyurmak istiyoruz çokça, içimizde birikenleri taşırmak, hadsiz hudutsuz çabayla varlığının tasdiki ve kendini ispat. Tamda bu demde topuklu ayakkabı acıyı, ıstırabı, bunalımı kimselerden saklayan bir mahfaza oluyor, koruyucu bir çığlık. Ve cesurca yere indirilen darbe sesinde gizli onca inilti; tak, tak, tak… Dinliyoruz asık çehreli bahtiyar, dinliyoruz ıstırabınızı. Kendini ispatın sosyal medya versiyonu ; beğeni. Beğeni; sanal mabedin haşmetli ilahı, adı konmamış taze put. Avuntularımızı okşayan bu tozpembe, göz boyayan, anlık tatmin sağlayan derme çatma şehrin dehlizlerinde kaybolur olmak.

        Konuşmayan çığlıklar da var elbet. Kaldırımların renkli parke taşlarına takılı kalmış, kimbilir hangi çıkmazın pençesinde bocalayan gözler. Arı kovanı gibi kalabalıklarda, işlek caddelerde, bol ışıklı sokaklarda konuşmaların, gülüşmelerin, kahkahaların uğultusu kulakları sıyırırken, ansızın duraksayıp silikleşmek ve sıyrılmak andan, ve bir fikrin ışığına odaklanış, bir hakikatın tecellisi; tarife sığmaz, dile gelmez sırlar kalabalıklarda erirdir, unutulurdur, maharetle saklanırdır. Şık, gösterişli bir kıyafet üzeri derin kahkahada ebedileşiyor yokluk. Çağın çağdaş ferdi vaziyeti hâl dili ile anlatıyor,kulak verelim ;

“ölü çıkmış ev gibiyim,

bir iğne atsanız içerime

yankısını duyar gibisiniz.”

        Hissizleşerek, uyuşarak varolmak fikri çok esaslı bir vehim, acınası bir kuruntu. Uyuşan fikrin kendisi, körelen şuur. Kendini ispat için girişilen bütün çabalar, hüner değil çöküş,çözülüş. Ufaklık kompleksi yakamıza yapışan isli leke, kalbimizi kanatan beyhude çaba, beynimizi kemiren habis ur. Muhtaç gibi olunan, tenezzül edilen ‘ispat’ esasında hiçliğin tasdiki, değersizleştirilmişliğin ve yitirilmişliğin.

        Düşünelim azıcık, bu neslin idrakini kemiren, hayatına tahakküm eden kaç yabancı dürtü, kaç ecnebi dayatı , kaç batı kökenli telkin var. Yok yok, fazla düşünmeyelim; matematik tam bir baş belası. İdrâkimizi Batıya emanet etmişiz, batıya yani batağa. Ve en büyük endişemiz aynalar. Korkuyoruz aynalardan, yüzleşmeye tahammülümüz yok, mecalimiz kırık.

        Toprak hüzünlü ve içli gözlerle baktı insana, ‘daha samimiyim sizden’ dedi türeme mezarları işaret ederek, ‘aslınız olarak daha samimiyim’. Boğulmak üzere olan birinin karaya olan özlemi gibi özlüyoruz kendimizi. İçimiz gurbete nikahlı, içimiz kendine hasret. Yozlaşmak ağır geliyor, kaybolmak gibi yitip gitmekten farksız. Yabancı bir dünyada, düşman bir dünyada körebe oynar gibi el yordamı ile arıyoruz acı kaybımızı, acı kaybımızı yani kendimizi.

        Ve bilinmelidir ki idrakimiz iffetimizdir. İdrakin bekaretini ruh bezirganlarına teslim etmekten hicab duymak. İşte, içimizi kavuran özlem. Bu çağın Eyyubî yaralarına taze bir soluk lazım, temiz ve temizleyici bir su,berrak ve şifalı bir su, aziz ve mukaddes bir su. Ne yapmalıyız sualine esaslı bir yanıttır, evin yolunu işaret. Kendimize,kalbimize dönmeliyiz, kalbimize yani İslam’a.

Paylaşmak Sünnettir:

İlginizi Çekebilir

BİR YORUM YAZIN