Gençlik

Yola Dair – Kurşunî Denemeler

1.

Evet, belki geceye kapanmamak için bütün bu çabalar. Evet, senelerin içime attığı bir haykırış tarzı. Ve uykudan kaçabilmenin belki tek, yegâne uğraşı, bu saatte.
            Nihayet elimde ağlayanım, nihayet elimde ağlama duvarım. Ve senden gelen ezgilerle ve dualarla koyulduğum gece yolculuğu. Ve yolcu ben, arkadaşlarım; daha doğrusu refiklerim. Sonra yol.
            Yazarken artık çekindiğim bir mevzu var: Benzemek. Yahut izinden gidememek güzel, zarif şairlerin. Acaba mesele karanlık yolların verdiği orijinalliği yakalayabilmek mi şehirler arasında? Yoksa mesele evrensel bir dilde anlaşılır olmaktan korkmak mı? Anlaşılmaktan korkmak: Korkak yazmak şiirleri, karalamaları…
Tavşanı kovalayan bir tazı gibi gidilir gece yolculuklarında, demişti bir keresinde babam. O zamanlar aklımda nasıl ölüm korkusu vardıysa, halen içimde gece yolculuklarından doğabilecek aksaklıkların korkusu var. Haklıydı babam. Hem madden,  hem ruhen.

Ve yol:

Kimisi için çukurlu ve yavan,
Kimisi için ömür boyu süren esaret.
Kimisine muştu uğruna harcanan;
Harcandıkça harlanan; harlandıkça şanlanan.
Hatta bazen uğurlu gelsin diye
Dönsün diye şansı kaderin yaftasından
Kap kaçakla ıslatılan bir seremoni: yol.
Aşkı öldüren vuslata yaklaşmak
“Ki ölünce uyanır dünya uykusundan aşk,
Tatlı bir düş olmaktan kanatlanarak
Tul-i emeli taşıyan bir tayrın gölgesine
Anka’nın serinliğine ulaşır.”
Sana Yaklaşmak, senin şehrinden,
Şehrinin yollarından. Bu: yol.
Ve bir kılıç darbesinin ardından akan bir demek kanın güzergâhını çizdiği
Buz kesen yüreklerimize inen bir kılıç darbesinden zuhur bulan en güzel cerahatle şifayı arayan;
Şâfi’ye yaklaşmadır en güzel yol.

2.

Şimdi kapandı yolcuların tüm ışıkları. Tek benim tepemdeki mesaide. Garip bir düzen içinde gidiyoruz yolumuzda; gecenin uykuya hazfedildiği bir düzen. Verimin güneş ışığına, bir bahar mevsimine yüklendiği düzenle uyuyor ve kalkıyoruz, buruşmuş derilerimizle kaçış fiilimizden.
Bugünlerde, bu saatlerde, her yerde, eskisi gibi birçok yerde, yolcu hanları, atlarımız için dinlenme tesisleri atfedilmiş kuş konmaz, kervan geçmez denen yerlere.

Rahatlığa ayarlanmış her şeyimiz. Bir masala uyarlanmış çift şeritli asfalttan bedenlerimiz…

Bir çocuğun küçük, minnacık ufkuyla kaybolmaktan korkusu bundandır belki de. Ki bu koyulduğu yoldan bir el bırakmak kadar kolay, bir oyuncağa bakmak kadar aldatıcı ve ivecen haliyle saflıktan azat olmanın korkusu.
Ve nitekim korkmayınca başına geliyor korkusu!

Hayır! İnsan öfkeden kudurunca değil,
Rahatlıktan ağlamayı unutunca yıkıyor tüm ruhi benliğini!

Ben de bir keresinde Üsküdar yolunda bir akşam vaktinde, demirden atımızla babama kaybolmaktan korktuğumu söylemiştim. Yaşım belki beş. Henüz yaşlanmayı fark etmemişim.

Biliyorum ki her yolda
Dağların delindiği,
Ağaçların kesildiği,
Yerlerinde
Yol düsturunun neşredildiği tabelaları olan
Yerlerine
Eski kuşların, eski manolyaların, dağ çiçeklerinin
Destanlarının, vatan menkıbelerinin fosilleştiği
Mezarları olan
Unutulmuşu/geçmişi:
Acılarla, merhametsizliklerle geleceği var.

3.

            Bir keresinde bir adam “Benim bildiğim İslam 3 kattan yüksek ev yapmaz” demişti. Bahsettiği, kuşların binalarımızın altında kalan haklarıydı. Aynı İslam’dan bahsediyordu tüm dinleyenler. Bir vurgun yemiştim, bir darbe daha almıştım gelecekten bir anımsama anıma, şu ana… Evet, “Düşündükçe kıvranıyor insan”. Evet, aynı İslam konuştuğumuz, ama farklı desenlerde yaşamaya çalıştığımız!
            Bazen bir diğer yüzden bakmaktan nefret ediyorum. Nesnelliğimle çelişiyorum. Böylelikle -büyük ihtimalle- öznelliğime bir “ben’lik” daha katıyorum.

Bakarsak bir avukat gibi
İdam mahkûmun güzel amellerine
Elbet bir hareketi -fon müziği eşliğinde-
Asgari bir damla gözyaşı akıttıracak
Göz pınarlarımızdan.
Çünkü mahkûm: İnsan.
Çünkü İnsan: Avukat.

4.

            Bir küçük balıkken, henüz suyun kıymetini bilemezken, “küçüklüğün günahsız mağaralarında iken” geceye gözlerimi dolduran ve yalın, saf şefkatin tüm tecellisiyle küçüklüğüme tesir ettiği şey: Annemin yanı başımda, ben uyurken, dualar okuması.
            Bu: Yolun geceye dair anısından.
            Ufka bakınca yolda gördüğüm iki şey: Ya bilinmez karanlık; ya da yıldız çakması topluluğu. Biri insanoğlunun en büyük korkusu; diğeri bu korkuya kullandığı savaş aracı…
            Bu sefer vakit 01.41, dışarısı 6 dereceymiş. Sanki dışarının soğukluğunu öğrenme tembelliğindeyiz. Bu tıpkı o kara ekranlar gibi (Yani bu tıpkı insanın beklediği armageddonu)… Sebep: Göstergeye, 6 dereceye, ölümlere, acıya, açlığa olan umursamazlığımız, unutkanlığımız; en büyük gafletimiz.
Bekliyordum zaten ne zaman aklıma savaşın geleceğini…

Bir şey yazmayacağım…
Bu bile yeteri kadar kederli. Artık ışıklar kapanmalı. Önümdeki yolcular rahat uyumalı.

HAYIR

Bu ışık sönmeyecek!
Sönmemeli mesaiye kalan -tek- ışıklar.
Geceyi ve yolu aydınlatsın.
Yolcuları rahatından kaçırsın
Yolu daha güvenli ve aydın kılsın
Yazmam için bana biraz daha mühlet tanısın
Senden bahsetmemi kolaylaştırsın
Ve
Karanlığa -en mühimi- aydınlığı hatırlatsın…
Tüm gece boyunca,
Zıtlığa doğruluğu bahşetsin.
Gecenin soğukluğunu yara bandı gibi örtsün.
Gözyaşlarının döküldüğünü göstersin
Yolculara ve tabiata…

Bu bir kanun olmalı. Her yolculuğunun ve refiklerinin düsturu olmalı!
Asılmalı minarelere, okul kapılarına… Yapıştırılmalı tüm tabelalara ve kara ekranlara!

5.

            Bu yolculuğun ne zaman ve nerede biteceğini bilmeden bindiysem de tahmini söyleyip kesin gibi inandığımız verilere göre az kaldı. Fecrin doğuşu yakın. Ama güzergâh -yol- istemsiz, kurtulması imkânsız bir şekilde kaçıyor sondan ve aydınlıktan. Yani geriye dönük bir kaçamağa çalıyor tüm yolcular, yolculuğun niyetinden habersiz. Bu: Yolcuların yolla imtihanı.
            Şimdi aya bakınca “Hilali gördüm” demeye az kaldığını fark ediyorum. Mübarek bir aydayız, fakat “boş fersiz bir şekilde” yola devam etmekteyiz.
Gittikçe hedefi küçülen şu yolculukta, dikkatimi çeken: üzerlerimize düşen fark ışıkları. Hepsi tek tek, sırayla geçiyorlar. Hepsi kendi düzenlerinde ama düzensizliklerinden yakınır bir halde.  Sayıları sonsuz bir döngüde azalan ve artan bu ışıklar, adeta, kendilerini döngülerin dışında sayamayacağımızı gözlerimize bağırıyor. Far ışıkları: Yolculuğun gece sloganları.
Şu metal yığınından, tüm demirden atlara ve soğuktan koruyana bakınsa;

Ne kadar yolcun varsa o kadar mühimsin
Ne kadar yolun uzunsa bir o kadar dertli ve zengin
Bir o kadar da yalnızsın.
Ve ne kadar yolcuyu yoldan siliyorsan
Sen ya şeytanlaşmış bir varlık
Ya da taşlanmış bir tank parçasısın -ama yolcu değilsin-
Ve
Yolu -zannıyla- güzelleştiren yolcuysa
Yolcuyu da zannıyla hareket ettiren yolculukmuş, anladım.
Şimdi bu: bu yolculuğun dersi.

6.

            Bu yol bittiğinde, herkes unutacak geçmişi, hızını alamamış gibi bir başka yolun özlemini çekecek, fark etmesek de. Sanki uzun yola çıkan bir yolcunun bizlere -kısa yolculukların süreğenliğini fark edemeyenlere- çıkıp: “Durun kalabalıklar! Bu çıkmaz sokak” demesini bekliyoruz. Anlamsız bir bekleyiş… Hatıranın köhneliğinde an be an yok olan bir bekleyiş. Belki bundan demişti yazar: “uzun yolu seçiniz dostum” sözünü…

Aydınlanmış bir şehrin girişinden
Belki hiç bilemeyeceğimiz,
Kokusunu dahi seçemeyeceğimiz hayallerin
Bitişiğinden geçiyoruz.
Ve geçtik. Elimizde kalan 4 satırlık bir misafirlik.
İşte yolun elindeki saat.

            Toplasan -anca- bir ömürlük mısralar var ellerimizde. Fakat elinde mısraların neredeyse hiç olamadığı bir yolcu görmüştüm. Babasının kollarında, babasıyla yolculuğunda, çok talihsiz bir yolda, toprakta bitmişti yolu ve yolculuğu. Uyanmıştı artık…

7.

            İşte bir mola daha!
Bir mola kadar ihtiyaca sahip demek ki yarım saat ve ihtiyaç için bir alış-veriş merkezi (doğrusu bunlar karnaval alanı) daha uygun görülüyormuş, insana…
            Artık ışığım kapalı. Artık ışığım nöbetini güneşe teslim etti. Birazdan fecrin beyazlığı kaplayacak ufku ve bu sefer topyekûn bir namaz çağrısına olanca varlığıyla, El-Kâdir’in (cc) verdiği kudretle hem ağlama duvarımı aydınlatacak, hem tüm insanlığı bir kez daha gaflet uykusundan uyandıracak.
Sultan 3. Murat Han’ın “Uyan uykusu çok gözlerim uyan” mısrası daha bir güzellik kazanacak.

Hiç bülbülün şakıdığını göremesek de
Yazamasak da ukdemizdeki sevdayı
Gülün aşkını var eden güneşi hatırlayamasak da
Işığı taşıyamasak da sadrımızda
Fecrin doğuşunu görüyoruz.
Her sabah; fakat şükretmeyi sonraya saklıyoruz.
Kendimizi yorganlara saklamayı
Pekiyi bilmemiz
Uykusuz gecelere olanca sitemimiz
Bundandır.

Terminal: Elhamdülillah.                                                         

Samsun-Sakarya arasında bir yerde

 

Paylaşmak Sünnettir:

İlginizi Çekebilir

BİR YORUM YAZIN