FURKAN Suresi Ders Notları-5
“Ey Rabbim! Benim Kavmim Şu Kur’an’ı Terk Edilmiş Halde Bıraktılar.”
وَقَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ نَرٰى رَبَّـنَاۜ لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ وَعَتَوْ عُتُواًّ كَب۪يراً
Bizimle karşılaşacaklarına ihtimal vermeyenler: "Bize meleklerin indirilmesi veya Rabb'imizi görmemiz gerekmez miydi?" dediler. Ant olsun ki onlar kendi kendilerine büyüklendiler ve büyük bir taşkınlıkla hadlerini aştılar.
(Furkan Suresi-21.Ayet)
Dersimize Furkan suresinin 21. Ayetiyle, mahşerin kendisine uğramayacağını düşünen, her şeyin bu dünyadan ibaret olduğunu zannedenlerin o sarsıcı kibriyle başladık. Yahudilerin “cehennemde bir süre yanar sonra cennete gideriz” düşünceleri, kendilerini diğer kullardan üstün görmeleri ve Allah’tan özel bir muamele beklemeleri; kibir hastalığının yansımalarıdır. Mahşerin kendisini teğet geçeceğini düşünenler aslında sağlıklı bir Tanrı tasavvuruna sahip değildir. Çünkü doğru Yaratıcı düşüncesinden sağlıklı bir insan modeli gelir; onların hastalıklı düşünceleri hastalıklı Tanrı anlayışlarından kaynaklanır. Bu kişiler dünyayı o kadar çok benimsemişlerdir ki ahiretle karşılaşmayı asla ummazlar.
Bu noktada karşımıza çıkan en büyük tehlike “başkasına göre dindarlık” yapmaktır. Namaza giden babanın, yanındaki oğluna “keşke sen de kalkmasaydın da bunu (başkalarının kalkmadığını söyleyip gururlanmasını) söylemeseydin, bu daha hayırlı olurdu.” demesi gibi bir başkasının yaşamadığı/yansıtmadığı dindarlık üzerinden kendimizi ölçmek bizi felakete sürükler. Bizim ölçümüz bir başkası değil Allah olmalıdır; dindarlığımızın ölçüsü bir başkasının dine mesafesi değil, bizzat kendi mesafemiz ve Allah ile olan samimiyetimiz O’na yakınlığımızdır.
Amellerimizin Allah katında değer görmesi için sadece “yapılmış olması” yetmez; onların tıpkı bir ekmek gibi doğru aşamalardan geçerek pişmesi gerekir. Bir unun ekmeğe dönüşebilmesi için nasıl ki önce suya sonra mayaya, yoğurulmaya, fırına ve dinlendirilmeye ihtiyacı varsa amellerimizin de salih olması için bazı aşamaları vardır. Eğer bu süreçlerden biri eksikse ortaya çıkan ekmek/rızık / amel değil sadece bir yığın olur.
Amellerimizin “Hebaen Mensura” yani rüzgârda saçılmış toz zerreleri gibi boşa gitmemesi içim iki temel şart vardır:
• En başta mayasızlık yani niyet; amellerimizin en temel ihtiyacı niyet mayasıdır. Eğer bir amel Allah rızası yerine başka beklentilerle (makam, övgü, dünyalık çıkar vb.) yoğurulmuşsa o amel mayasız kalmış demektir.
• Sergileme ve riyakârlık; amellerimizi pişme sürecinde korumalı ve başkasına tattırmamalıyız. Başka bir şey, bir kötülük o rızka erişmesin onu bozmasın, zarar vermesin diye amelimizin üzerine de rızkımız gibi titremeliyiz. “Amellerinizi zaten göstermek istiyordunuz, siz onu yığmış, yığıntı haline getirmiştiniz; biz ise onu toz kılıp ufalamaya ayırdık” Ameli Allah’tan başkasına tattırmak, o amelin iç demini kaybetmesine sebep olur.
Eğer işlediğimiz iş temiz ve halis ise, onu gösterme gayretine girmeyiz. Biz o ameli ziyan etmeyip gizlediğimizde, Allah bizim amelimizi zayi etmez ve günü geldiğinde onu insanların istifadesine sunacak şekilde vitrine çıkarır. “Hiçbir emek zayi olmaz, Allah kuluna borçlu kalmaz.” Ayrıca, rızkı geniş düşünmeliyiz. Örneğin ‘ekmeğe dönüşecek bilgi’ de helal ve temiz olmalı, sahih niyetle kazanılmalıdır. Sadece mideye giren değil zihne giren rızık da haramdan ve kirlilikten arınmalıdır ki amellerimiz boşa çıkmasın.
Göğün bulutlarla parçalandığı ve meleklerin o büyük gün için indirildiği kıyamet anında, gerçek mülkün tamamen Allah’a ait olduğu bir kez daha anlaşılacaktır. Müşriklerin en büyük yanılgısı, Allah’ın mülkünde, yeryüzünde yaşayıp da Allah’a söz hakkı vermemeleriydi. Birine misafirliğe gittiğimizde oradaki ev sahibine saygısızlık yapmayı hadsizlik sayarken Yaradanın mülkünde O’na kafa tutmak, sınırı aşmak nasıl bir cürettir? Bu mülkiyet bilincini kaybetmek, aslında insanın kendi felaketini hazırlamasıdır.
وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلاً
O Gün, zalim kimse, ellerini ısırarak: "Eyvah, keşke Resul'ün tuttuğu yolu tutmuş olsaydım." diyecek.
(Furkan Suresi-27.Ayet)
O gün zulme sapanlar, çaresizlik içinde ellerini ısırarak keşke kendime yazık etmeseydim diyecekler. Bu pişmanlığın temelinde, mülk sahibini tanıma konusundaki o büyük gecikme yatar. Keşke "felancaları" dost edinmeseydim çığlığı, mahşerin en acı seslerinden biridir. Allah’a düşman olanlar tarafından dost sayılmak veya onlar tarafından övülmek, aslında olması gereken yerde olmadığımızın, rotamızın saptığının bir kanıtıdır. Eğer kişi hakikatten saptıran birine uymuşsa, mahşerde o kişiye yönelik "Bana yazıklar olsun, beni Kuran'dan o uzaklaştırdı" suçlaması, sahibini kurtarmaya yetmeyecektir.
Şeytanın en büyük stratejisi, insanı önce bireyselleştirerek toplu savunma mekanizmalarından koparmaktır. Şeytan insanı yapayalnız bırakır; onu yar (uçurum) başına getirir ve orada yârsız (dostsuz, yardımsız) bırakır. İnsan yardım alamadığı anda artık tamamen savunmasızdır ve şeytanın etkisine açık hale gelir. Bu süreç, modern ifadeyle "bireyselleşme" kılıfı altında, "KYK Çukuru" üzerinden işler:
• Karanlık: İnsanı manevi bir körlüğe çeker, burada kişiye "özgür ve rahat" olduğu hissini verir; kişi "istediğimi yapabilirim" sarhoşluğuyla asıl tehlikeyi göremez hale gelir.
• Yalnızlık: Şeytan önce insanı tekilleştirir. Bunun asıl sebebi, yalnız kalan insanın "yardımsız" kalmasıdır. Yardım alamayan insan artık şeytana aittir; çünkü sürünün dışında kalan her zaman ava daha açıktır.
• Kalabalık: Kalabalığın içinde "Görünmem ki, bilinmem ki, kim karışır ki?" fikriyle insanı anonim bir günahın içine iter. Kalabalık, aslında sorumluluktan kaçışın ve günahın meşrulaştırılmasının bir perdesidir.
Allah bizi şeytanın yapayalnız bırakıp yârsız koyduklarından eylemesin. Çünkü Allah'a güvenen insan, çevresi ne kadar ıssız olsa da aslında kendini asla yalnız hissetmez; mülkün sahibiyle beraber olmanın emniyetini yaşar.
"Ey Rabbim, benim şu kavmim Kur’an’ı terk ettiler (mehcur bıraktılar)." Mehcur ifadesi, bu durumun sadece fiziksel bir uzaklaşma değil, zihinsel ve davranışsal bir hicret olduğunu gösterir. Kur’an’ı mehcur bırakmak; hükmü varken o hükmü hayatın dışına itip, kendi tercihlerini onun yerine koymaktır; bir tercihtir. Hayatımızın her gününü Kur’an’sız geçirmemek bir tercih değil, imanı taze tutmanın tek şartıdır.
Kur’an’ı sadece kâğıt üzerinden (yüzüne) okuyanlardan ziyade, tercihlerinde ve duruşunda Kur’an’ın etkisi okunan insanlara ihtiyacımız var. Eğer merasimlerimizin başına Kur’an sözüyle başlayıp, ilerleyen dakikalarında şeytanın sözleriyle devam ediyorsak, Kur’an’ı hayatın merkezinden hicret ettirmişiz demektir.
İmanın özeti iki kelimede gizli: "Ve kefa birabbik" (Yol gösterici ve yardımcı olarak Allah yeter). Bu cümle, hiçbir şey bilmesek dahi imanı tam kılan bir esastır. O’nun yol göstericiliğini bir kez devre dışı bırakırsak, yön vermeye çalışan, kendi karanlığına çekmek isteyen "yol gösterici" kılıklı sesler çoğalır. Rabbimizin kifayet etmesi, bizim O'nunla, O'nun da bizimle olması en büyük saadettir.
Zira günün sonunda bizi kurtaracak olan dünyevi başarılarımız değil, mahşer gününde mülk sahibinin önünde sergileyeceğimiz o sarsılmaz duruş ve amellerimizin mayasındaki ihlas olacaktır. Allah cümlemizden hidayet mayasını eksik etmesin.

Yorumlar
Henüz hiç yorum yok. İlk yorumu yapmak ister misin?