FURKAN Suresi Ders Notları-6
Öğüt Almayan Milletler Öğütülür
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةًۚ كَذٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِه۪ فُؤٰادَكَ وَرَتَّلْنَاهُ تَرْت۪يلاً
Kafirler: "Kur'an ona bir defada ve topluca indirilmeli değil miydi?" dediler. Oysaki bu, onu kalbine iyice yerleştirelim diyedir. Onu düzenli bir şekilde pekiştire pekiştire indirdik.
(Furkan Suresi-32.Ayet)
Dersimize Kur’an’ın nüzul usulüne dair çok temel bir tespitle başladık: Vahyin neden parça parça indiğine dair itirazlarının altında, aslında Allah’ı değil, kendi konfor alanlarını koruma arzusu yatar. Kafirlerin Kur’an’ın tek seferde inmesini isteme sebebi, vahyi bir "ansiklopedi" gibi rafa kaldırma isteğidir: "Kur’an hayata dahil olsun ama müdahil olmasın." Bahsedilen inkârcılar o dönemin insanları olsa da kullanılan metod her çağın metodudur. Materyal değişse de inkârın gayesi değişmez. Yani Kur’an evde, cemaatte, açılışta süs olarak bulunsun ama programın akışına, ticarete ve hayatın pratiğine müdahale etmesin, "limon sıkmasın" tavrıdır bu.
Oysa vahyin periyodik gelişi kulun ona olan ihtiyacından dolayıdır. Namaza Allah’ın değil, kulun ihtiyacı vardır. Hayatın zehrinden korunmak için günde beş kez Allah’la "durulması ve doğrulması" gerekir. Ruhun gıdası ile namaz vakitleri arasında ilahi bir paralellik vardır.
Allah’ın toplumla irtibatını peygamberler veya alimler vasıtasıyla kesmemesi O’nun büyük bir rahmetidir. İfk Hadisesi’nde görüldüğü gibi, Allah olayın tam sıcağında müdahale ederek hem vahyini diri tutar hem de müminleri eğitir. Müşrikler ise bu anlık müdahaleden nefret ederler; üç ay sonrasına dair yaptıkları planlarda "bizi planlayan bir Zatın" olmadığı bir Tanrı tasavvuru isterler. Oysa plan yapma kabiliyetini veren de Allah’tır. Allah’ı işine ortak etmeyip, O’nun hükmüne ortak olma cüretini göstermek, kafirin değişmeyen usulüdür.
هُوَ الَّـذ۪ٓي اَنْزَلَ السَّك۪ينَةَ ف۪ي قُلُوبِ الْمُؤْمِن۪ينَ لِيَزْدَادُٓوا ا۪يمَاناً مَعَ ا۪يمَانِهِمْۜ وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يماً حَك۪يماًۙ
İmanları artsın diye, İman Edenler'in kalbine sükûnet indiren O'dur. Göklerin ve yerin güçleri Allah'ındır. Allah, Her Şeyi Bilen'dir, En İyi Hüküm Veren'dir.
(Fetih Suresi-4.Ayet)
Bedir’de yaşanan o kritik anlar, vahyin sadece bir bilgi değil, bir "müdahale biçimi" olduğunu en yalın haliyle ortaya koyar. Kafirlerin ve zalimlerin sayıca çokluğu karşısında müminlerin kalbine o "acaba düşüncesi" düştüğü anda, Allah "Sekine"yi indirir. Sekine; avuç içi kadar bir topluluğu sarsılmaz kılan, lojistik olarak bir şey artmasa da stratejik olarak her şeyi değiştiren ilahi bir dokunuştur. Bu ayet indiğinde bir kişi on kişiye, hatta yüz kişiye bedel hale gelmiştir. Buradaki en büyük ders şudur: Allah bizi "Vakıa" (olay) üzerinden eğitir. Eğer bu Sekine ayeti savaştan önce inseydi, bu sadece bir "ders çalışması" olurdu. Ancak olayın tam sıcağında, o kaosun içinde inmesi onu bir "vakıa çalışması"na dönüştürmüştür. Tıpkı bir çocuğun eğitiminde olduğu gibi; hatanın yapıldığı o anda, vaktinde yapılan müdahale kalıcıdır. O anda hissetmesini sağlamadığınız bir bilgi, hayatın akışında kaybolup gider. İlahi yardım gelip de kafirler mağlubiyeti tatmaya başlayınca, "Şu an benim gördüğümü görseniz topuklayıp kaçarsınız" diyerek onları yarı yolda bırakan şeytanın tavrı ise tam bir ibret vesikasıdır.
Hz. Musa’nın kıssası üzerinden önümüze serilen hakikat, bireysel bir dindarlığın bu dünyada karşılık bulamayacağı gerçeğidir. Musa’ya kitap verilmiştir ancak yanına bir de kardeş (Harun) lütfedilmiştir. Hayatımızda sadece Mushaf’ın bulunması yetmez; o vahyi birlikte anlayabileceğimiz, sarsıldığımızda bize siper olacak, bazen emniyet kemerimiz bazen direksiyonumuz olacak bir kardeşler topluluğuna muhtacız. Ancak kurulan bu topluluğun sabit ucunu her zaman Kur’an teşkil etmelidir. Eğer sabitemiz vahy değilse, o topluluğun nizamı çürük, zemini kaygandır.
"Harun’u Musa’ya vezir kıldık" ifadesindeki "vezir" kelimesi kurumsal bir hukuku işaret eder. Vezir, padişahla eşit değildir; gücünü padişahın ona devrettiği yetkiyle sınırlandırır. Dolayısıyla topluluk çalışmalarında başıboşluk değil, hiyerarşi ve nizam esastır. Bu nizamın dışına çıkıp vahye kulak tıkamanın faturası ise ağırdır. Müşrikler, Hz. Musa’yı yakalayacaklarına o kadar inanmışlardı ki, bu manipülatif inançları onları denizin dibine kadar sürükledi. Allah müminleri galip kılarken, inkârcıları da tarihten sildi. Hakikatin sesine kulak vermeyen, en nihayetinde kendisi bir başkası için "ibretlik bir öğüt" haline gelir.
Kur’an-ı Kerim’de Ad, Semud ve Ress kavimleri üzerinden önümüze konan acı tablolar, aslında insan psikolojisinin en büyük zaafını, yani kibri deşifre eder. Bu topluluklar sahip oldukları güç sebebiyle o kadar büyük bir gurura kapılmışlardır ki, hakikati getirenleri küçük görmüşlerdir. Kibir, bilmemekle doğrudan ilişkilidir ve cahilliğin en zirve noktasıdır. Bir insan Allah’ı ne kadar az tanıyorsa, kalbindeki kibir o kadar katlanır. İnsanı helake sürükleyen iki tür kibir vardır: Birincisi, karşısındakini küçük görmek; ikincisi ise kendi haddini bilmeyerek mülk sahibine kafa tutmaktır. Tam da bu noktada, nasipsizliği sorduklarında "Vaktin ve mülkün sahibine, mülkünde vakit ayırmamaktır" diyen meczubun hakikati karşımıza çıkar. En büyük nasipsizlik ve sinsi kibir; dindar insanların kalbine sızıp bir müminin bir başkasının eksikliği üzerinden "Ben namaz kılıyorum, o ise kılmıyor" diyerek kendine üstünlük payesi çıkarmasıdır. İşte bu sinsi kibirle körleşen kavimler, öğüt almayı reddettikleri için tecelli eden ilahi adaletle saniyeler içinde kırıp geçirildiler. Bugün o helak edilen yerlere baktığımızda, "Bunlar burada hiçbir zaman yaşamamış" deriz. Çünkü öğüt almayan milletler öğüt olmaya mahkumdur.
Geçmiş kavimlerin helakına dair en ürpertici gerçek, ilahi ceza geldiğinde aradaki iyilerin de ayırt edilmeksizin o külli belaya dahil edilmesidir. Helak olan o toplulukların içinde bireysel olarak iyi insanlar da vardı; fakat kümülatif olarak iyiliğin artması yönünde aktif işler yapmadılar. Taraf olmayı beceremediler, toplumun o çürüyen akışına kendilerini bırakıp edilgenleştiler. Oysa mümin, sadece kendi seccadesinden değil, kâinatın gidişatından da sorumludur. Yarın mahşerde Allah’ın huzurunda durup "Ya Rabbi, mazeretim budur" diyebilecek bir sığınak inşa etmek zorundayız. İlahi irade her birimizin eline bir "Asa" vermiştir. "Asası olmayan insan yoktur, ama kendisini asasız sananlar vardır." Kimi insan kalemiyle, kimi sesiyle, kimi cesaretiyle, kimi ise sadece bir dosta ısmarladığı içten bir çayla o asayı kullanır. İnsan bazen çeyrek ekmekle doyar, bir hurmayla cennete gidebilir; mesele asanın büyüklüğü değil, o asayı ortaya koyacak coşkulu bir yüreğe sahip olmaktır. Mümin, evinde oturup kendi başına tespih çekmekle yetinen insan değildir. Yanınızda bir Harun’umuz, önümüzde rehber kitabımız ve elimizde batıla vuracak bir asamız olmak zorundadır.
İnsanın bu dünyadaki duruşunu, zihninin hangi veriyle beslendiği belirler. Ahirete iman eden bir zihin bir "halter merkezi" gibi çalışır; her olaya bir sorumluluk ve taşınması gereken bir mesuliyet penceresinden bakar. Dünya merkezli zihin ise sadece "Nasıl daha çok kazanırım?" sorusunun peşinden koşar. Bu fark, kendini en net kazancın ve kariyerin tanımında gösterir; paranın, kariyerin ve makamların da bir iffeti vardır. Mümin, "Bugün evime temiz, helal ve iffetli bir ekmeği nasıl götürebilirim?" kaygısını her şeyin önünde tutar ve Allah "haram" dediği an, dünyevi menfaatlerden vazgeçebilir. İnkârcıların ise sömürü düzenlerine dişlerini sıkarak tutunmalarının arkasında, "Tutunmazsam menfaatimi kaybederim" korkusu yatar. Oysa yeryüzünde çobanı olmayan hiçbir sürü, yapılandırması olmayan hiçbir hücre yoktur.
Tarih boyunca ne zaman bir peygamber gelse, konfor alanlarına müdahale ettiği an ilk iş olarak "Allah’ın göndereceği adam bu mu?" diyerek onu aşağılamışlardır. Bugün de bir yakınımıza hakikati söylediğimizde "Hayırdır, senden mi ders alacağım?" kibriyle karşılaşabiliriz. Ancak mümin için ölçü insanların tepkisi değildir. Kul olarak vazifemizi yaptıysak, içtenlikle derdimizi anlattıysak ama karşı taraf yine de sırtını dönüyorsa, sorumluluk bizden düşer; biz süreçten mesulüz, sonuçtan değil. Günün sonunda, öğüt almayan o kalabalıklara "Aranızda kafası çalışan bir tane bile insan yok muydu?" diye sorulduğunda, yüzümüzü ak edecek olan tek şey, mülkün sahibine vereceğimiz o helal ve iffetli emektir.

Yorumlar
Henüz hiç yorum yok. İlk yorumu yapmak ister misin?