FURKAN Suresi Ders Notları-7
Nihayet Makamında Sözler
Vahiy, zihne her ikram edilişinde ve tefekkürle her ısıtılışında insana yepyeni lezzetler sunan tükenmez bir pınardır.
اِنْ كَادَ لَيُضِلُّنَا عَنْ اٰلِهَتِنَا لَوْلَٓا اَنْ صَبَرْنَا عَلَيْهَاۜ وَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ح۪ينَ يَرَوْنَ الْعَذَابَ مَنْ اَضَلُّ سَب۪يلاً
"Şayet ilahlarımıza bağlılıkta kararlı olmasaydık, neredeyse bizi saptırıyordu." diyorlar. Azabı gördükleri zaman kimin sapkın olduğunu bileceklerdir.
(Furkan Suresi-42. Ayet)
Furkan Suresi 42. ayetin satır aralarında, inkârcı zihniyetin kendi batılını rasyonelize etme çabası gizlidir: "Eğer sabretmeseydik, bu adam bizi neredeyse ilahlarımızdan koparacaktı." Bu hayıflanma aslında insan psikolojisinin evrensel bir zaafını deşifre eder. İnsan, hayatın merkezinden hakiki imanı ve Allah’ın hükümlerini çıkardığı an, fıtratındaki boşluğu doldurmak için hemen imitasyon ilahlar, yani yeni put varyantları üretmeye başlar. Çağlar değiştikçe sadece putların materyalleri değişir ama insanı köleleştiren o mevcut menfaat düzeni arzusu hep aynı kalır. Modern dünya bu köleliği "başkaları tarafından doyurulma ve hazır konfor" kılıfıyla pazarlasa da çağın ve modern insanın gerçek tanımını yalnızca Kur’an yapar. İlahî nizamı ve sorumluluğu unutup kendi heva ve hevesini merkeze alan toplumlar, kendi iradeleri ve içsel çabalarıyla iyiye doğru bir dönüşüm başlatmadıkça Allah da onların dalaletini değiştirmez. Bu durum, mülkün sahibinin insanlık üzerinden elini çekmesi, peygamberine dahi "Artık onları kendi haline bırak, sen onun üzerinde bir çoban değilsin" buyurmasıyla neticelenen en acı mahrumiyettir.
Çünkü insan, sınırları fiziki dünyadan çok daha geniş, muazzam bir içsel ülkedir ve bu ülkenin yönetim karargâhı kalptir. Bütün organlar, duygular ve hisler bu karargâha mutlak bir hiyerarşiyle bağlı olmak zorundadır. Ne zaman ki insandaki alt duygular ve geçici hevesler kalbin otoritesine itaatsizlik edip kendi başına buyruk hareket etmeye başlar, işte o zaman insanın iç ülkesinde tam bir kaos ve fıtri bir "beyinsizlik" baş gösterir. Kendi zihinsel hiyerarşisini bozan, kalbini dinlemeyip hakkı rehber edinmeyen insan, fıtri programının dışına asla çıkmayan hayvanlardan bile daha aşağıya savrulur. Zira hayvan fıtratına sadık kalırken, insan kendi elleriyle kendi iç ülkesini işgal etmiş ve hayran olunası fıtratının altına düşmüş olur.
Kur’an’ın gölge ve güneş üzerinden kurduğu metaforik dil, aslında hakikatin ve batılın hayattaki yerini tarif eden sarsıcı bir dengeyi işaret eder. İnsanlık tarihi boyunca vahyin aydınlığından kaçışın temelinde, her türlü hatayı, günahı ve sorumluluğu görünmez kılan o "uzayan gölgelerin" sahte konforu yatar. İnanmayan zihin yapısı, güneşin (vahyin/Kur’an’ın) yükselmesini ve hayatın her hücresini aynı anda aydınlatmasını istemez. Çünkü aydınlık sadece yolu değil, aynı zamanda o yolda saklanmak istenen tüm pürüzleri ve niyetleri de gün yüzüne çıkarır. Bu yüzden onlar, gölgenin uzadıkça uzamasını ve karanlığın her şeyi mübah kılan örtüsünün asla kalkmamasını talep ederler.
İlahî irade dileseydi, güneşin konumuna müdahale ederek gölgeyi hareketsiz bırakabilir, hakikatin ışığını tüm dünyaya bir anda hâkim kılabilirdi. Ancak Allah, sistemi doğrudan mucizevi bir baskıyla yürütmek yerine, o güneşi hayat odasına davet etme ve "perdeleri aralama" mesuliyetini müminlerin mücadelesine bırakmıştır. Güneş her sabah tüm haşmetiyle yeniden doğar; fakat onun aydınlığına kavuşmak için bireysel bir eyleme, bilinçli bir tercih hamlesine ihtiyaç vardır. Vahyin ışığı dışarıda parlamaya devam ederken bir hayatın karanlıkta kalması, güneşin yetersizliğinden değil, insanın kendi pencerelerine ördüğü kalın perdelerden kaynaklanır. Müminin asıl vazifesi, bu evrensel ışığın önüne gerilen perdeleri kaldırma cesaretini göstermek ve karanlığın sağladığı o sahte güvenlik duygusuna veda etmektir.
Vahyin ve peygamberlerin ağırlığı, aslında manevi birer basınç merkezidir. Bu ilahi basınç değişiklikleri hayatta yeni tetiklemeleri, yani rahmet rüzgârlarını meydana getirir. Bu doğrultuda mümin, sadece rüzgârın önünde sürüklenen, savrulan edilgen bir nesne değil; bilakis gittiği her ortama esinti getiren aktif bir öznedir. Bir toplumda ya da bir dost meclisinde kara bulutlar toplanmışsa, o bulutları üfleyip dağıtacak güç müminin duruşudur. Bu duruş, önceki dersimizde işlediğimiz "Her Musa'nın bir asası olmalı" hakikatiyle doğrudan bağlantılıdır. Nasıl ki o derse göre herkesin elinde karanlığı yaracak bir asası ve yeteneği varsa, işte o asanın ürettiği hareket enerjisi bu derste karşımıza bir "rahmet rüzgârı" olarak çıkmaktadır. Mümin; kelâmıyla, çalışmasıyla, hatta sosyal medya paylaşımlarıyla, yani elindeki o asayla etrafına can suyu olmak zorundadır. Kimseye şimşek çakmadan, kimseyi ürkütüp kaçırmadan sergilenen bu duruş, insanlara sadece "müjde" vaat etmelidir.
وَهُوَ الَّذ۪ي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخاً وَحِجْراً مَحْجُوراً
Ve iki denizi serbest bırakan O'dur; biri lezzetli ve tatlı, diğeri tuzlu ve acı. Aralarına bir perde koydu. Birbirlerine karışmalarını engelledi.
(Furkan Suresi-53. Ayet)
Bu ilahi rahmetin yeryüzündeki en somut tezahürü ise tatlı su karakteridir. Kur’an, tatlı ve tuzlu suyun yan yana durduğunu ama birbirine karışmadığını beyan eder. Hayat, inanan insanı dili acı, kalbi tuz tutmuş insanlarla aynı toplumda yaşamaya mecbur bırakır. Ayet, bu acı sulardan tamamen kaçmayı veya toplumu terk etmeyi emretmez; bilakis tatlı suyun her zaman daha yüksek bir rakımdan, yani vahiyle beslenen üstün bir ahlaktan süzülerek geldiğini ihtar eder. Mümin, vahyin süzgecinden geçe geçe, her sözünü ve duruşunu damıta damıta o tatlı su kıvamına ulaşmalıdır. Tuzlu suyun kenarında durulmalı ama ona benzemek yerine, o acılık müminin tatlılığıyla kırılmalı, azaltılmalıdır.
Kur’an’ın kul ile Yaratıcı arasında kurduğu bağ, hiçbir beşerî aracılığı kabul etmeyen sarsıcı bir mahremiyete sahiptir. Kulların işledikleri günahlardan yalnızca Allah’ın haberdar olması, tövbe kapısının kul ile mülkün sahibi arasında tamamen gizli kalması gerektiğinin en net ilanıdır. İnsanlar bu süreçte birbirlerine yalnızca bir öğretmen gibi koçluk yapabilirler; ancak affedilmek için hiçbir kulun eline ya da diline muhtaç olunamaz. Çünkü Allah affettikten sonra kulu tamamen özgür bırakırken; insanlar, affettikleri kişileri kendilerine mecbur kılmak isterler. Peygamberlerin dahi araya girmediği bu ilişki, mümini kula kul olmaktan koruyan en büyük kalkandır. Nitekim secde emri karşısında şeytanın göstermiş olduğu ukalaca tavır kâfirlerin duygu dünyasına da yabancı değildir.
İşte bu teslimiyeti gösteren Rahman’ın has kulları, yeryüzünde yürürken cahil bir toplulukla karşılaştıklarında onlara pasif bir kaçışla değil, aktif bir duruşla "Selam"bırakırlar. Bu selam, Hz. İbrahim’in atılacağı ateşe verilen "Berden ve selamen" (Serinlik ve esenlik) emriyle, fikri ile aynıdır. Ateşin serin olması yetmez aynı zamanda esenlik barındırması, düşeni darbelerden koruması da gerekir. Hazreti İbrahim yukarıdan, sert bir düşüşle ateşe atılırken ilahi irade ateşi hem serinletmiş hem de onun düşüşünü yumuşatmıştır. Bugün de insanlar birer imtihan olarak hayatımıza ve masamıza düşebilir. Mümin, o insanların kucağına düşmekten korkmayacağı kadar serinkanlı, yumuşak ve zarif bir sığınak olmak zorunluluğundadır.
Furkan 70 ve 72. ayetlerin ihtar ettiği gibi; tövbe edip erdemli işler yapanların kötü hallerini iyiye çevirecek bir Allah vardır. Mümin, yalana şahitlik etmeyen, ortamın malı olup hafifleşmeyen, öz saygısını ve karakterini koruyan insandır. Bu noktada kulun iç dünyası belirleyicidir; birebir aynı günahı işleyen iki kişinin bile o günaha bakışlarına göre cezaları ve hükümleri farklı olur. Burada Allah’ın kuluna vereceği bir kanaat notu devreye girer. Ayetler hatırlandığında hemen diz çöken ve günahından sonra yine Allah'a yönelen kul, O'na çok tatlı gelir. Günah ne kadar büyük olursa olsun, samimi bir tövbe, dua ve ibadet olmadığı müddetçe kulun Yaratıcı katında hiçbir değeri yoktur.
Rabbim, her birimizin eline verdiği o görünmez asayı coşkuyla ortaya koyabilmeyi, gittiğimiz her yerde rahmet rüzgârları estirebilmeyi bizlere lütfeylesin. Düştüğümüz her hatadan sonra yüzümüzü sadece O’na dönenlerden ve tövbemizin samimiyetini katında kabul buyurduklarından eylesin.

Yorumlar
Henüz hiç yorum yok. İlk yorumu yapmak ister misin?